21 Kasım 2014 - 08:00
İran ile ABD arasında Viyana’da anlaşma sağlanabilecek mi?

İran’ın P5+1 grubuyla sürdürdüğü görüşmelerden istediği sonucu çıkarması ve yaptırımlar baskısından kurtulması mümkün gözükmüyor. Çünkü ABD ve Avrupalı müttefikleri İran’ın nükleer programının barışçıl olduğunu çok iyi biliyorlar ve onların asıl sorunu İran’ın istiklali ve sulta sisteminden bağımsız bir siyaset izlemesidir.

Bismillah…

İran ile P5+1 ülkeleri arasında 24 Kasım 2013 tarihinde imzalanan ve 20 Ocak 2014 tarihinde yürürlüğe giren “Ortak Girişim Planı “ olarak adlandırılan geçici anlaşmanın yürürlük süresi 24 Kasım 2014 tarihine kadar uzatılmış ve bu tarih anlaşma sağlanması için son tarih olarak belirlenmişti. Birkaç gün önce taraflar arasında Viyana’da başlatılan son tur görüşmeler Pazartesine kadar devam edecektir.

İran’ın nükleer programının gelmiş olduğu nokta, anlaşmazlık konusu, Batı ülkelerinin asıl niyetleri, taraflar arasında şimdiye kadar yapılan görüşmelerin geçmişi ve İran aleyhinde başlatılmış ve sürdürülen yaptırımların boyutları vb konulara önceki yazılarımızda değindiğimiz için ilgi duyanlar başvurabilirler.

İran ile 5+1 Grubu, gerçekte ise İran ile ABD arasında devam eden görüşmelerin sonuçsuz kalması veya uzatılması hem Barack Obama, hem de Hasan Ruhani hükümetleri için yenilgi demektir. Çünkü “değişiklik” ve “ savaş yerine diplomasi” sloganı ile işbaşına gelen Barack Obama geçen altı yıl içerisinde ne ülke içerisinde ne de uluslararası arenada, en azından Ortadoğu’da bu vaatlerini gerçekleştiremedi ve bundan dolayı da son senato seçimlerinde olduğu gibi ağır yenilgiler aldı ve yanlış siyasetleri yüzünden Ortadoğu’yu müttefikleriyle birlikte kan gölüne çevirdi . İran’la sürdürülen görüşmelerden de sonuç alamazsa Amerikan halkı nezdinde popülaritesini tamamen kaybedecektir.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise “ sanrifujlar dönsün ama sanayinin çarkları da dönsün” sloganı ile seçimleri kazandıktan sonra geçen bir buçuk yıllık sürede mesaisinin büyük bir bölümünü ABD ile görüşmelere ayırdı ve ülke ekonomisini düzeltmek için bütün ümidini görüşmelerden alınacak sonuçlara bağladı. Dışişleri Bakanı Zarif’in Newyork’da bir Amerikan düşünce kuruluşunda dile getirdiği üzere, Ruhani hükümetinin bu görüşmelerden sonuç almaması gelecek yıl yapılacak meclis seçimlerinde ve bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kesin olarak yenilmesi demektir. Bu ise Zarif’in ifadesiyle devrimcilerin işbaşına gelmesi ve ABD’ye karşı uzlaşmasız duruşun yeniden güçlenmesi demektir. Bunun için İranlı görüşmecilerin Viyana’dan eli boş dönmesi Ruhani hükümeti için bir felaket olarak değerlendirilecektir.

Öte yandan her iki ülke hükümeti de kendi ülkelerinde kırmızı çizgileri aşmama konusunda ağır baskılar altında bulunmaktalar. Çok uluslu şirketler ve dolayısıyle siyonist lobilerin baskısı altında bulunan B. Obama İran’ı daha çok sıkıştırmaya tehdit ve teşvik edilirken, Hasan Ruhani de İran içinde İslam İnkılabının ilkelerinden taviz vermeme ve kırmızı çizgileri aşmama konularında devamlı uyarılmaktadır.

Her iki ülke hükümetlerinin de Viyana’dan eve eli boş dönmek istemeyeceği ortadayken nasıl bir yönteme başvuracakları konusunda çeşitli tahminler yürütülmektedir. Ama en güçlü ihtimal, 24 Kasım’da sona erecek görüşmelerde “genel çerçevede anlaşmaya varıldığı ve ayrıntılar konusunda daha sonra görüşmeler sürdürüleceği“ benzeri bir açıklama yapılacaktır. Bu genel çerçeveyi herkes kendisine göre yorumluyacaktır. Amerikalılar, İran’ın nükleer faaliyetlerini kontrol altına aldık, durdurduk vb ifadelerle ve medya desteği ile zaferlerini ilan edecektir. Hasan Ruhani hükümeti ise şimdiye kadar halkı içi boş vaadlerle oyaladığı gibi muhtemelen 24 Kasım ertesi düzenleyeceği bir törenle büyük bir zafer kazanıldığını açıklıyacaktır.

Halbuki Batılılar yıllardır yaptırımları kaldırmayı nükleer programının barışçıl olduğunu ispatlamaya, barışçıl faaliyetlerden sapmadığına ve sapmayacağına dair İran’ın güven vermesi şartına endekslemişken bu hedefin gerçekleşmesi durumunda bile yaptırımları kaldırmaya hazır olmadıklarını son sıralarda dile getirmekteler.

Ayrı bir ifadeyle ABD ve Avrupalı müttefiklerinin hedefi İran’ın nükleer programını tamamen etkisiz hale getirmekle sınırlı değildir. İran nükleer programını tamamen durdursa ve nükleer tesislerini söküp ABD’ye gönderse bile Batılı güçlerin hışmından asla kurtulamayacak ve kendi aleyhinde uygulanan çok yönlü yaptırımlar asla kaldırılmıyacaktır. Nükleerden sonra insan hakları, terörizme destek, füze teknolojisi gibi bahaneler sırada bekletilmektedir. Ve zaten 35 yıldır bu ülkeye karşı uygulanan yaptırımların sadece bir kısmı nükleer programla ilgili olup geri kalanı insan hakları, terörizme destek gibi bahanelerle başlatılmıştır.

Merak edenler için hatırlatalım ki, İran aleyhindeki yaptırımlar dört bölümden oluşmaktadır: BMGK kararları ile başlatılmış yaptırımlar , AB yaptırımları, Amerikan Kongresi tarafından başlatılmış yaptırımlar ve Amerikan başkanı tarafından başlatılmış yaptırımlar. Viyana’da İran ile ABD arasında anlaşmaya varılsa bile bu sadece Amerikan Başkanları tarafından nükleer programla ilgili çıkarılan yaptırım kararlarıyla sınırlı kalacaktır. Amerikalı görüşmeciler öteki yaptırımların ancak yaptırım çıkaran ülkeler ve organlar tarafından kaldırılabileceğini açıklamış bulunuyorlar. Amerikan başkanlarının 1979 yılından beri İran aleyhinde çıkardıkları yaptırım kararlarının büyük bir bölümü de zaten başka konularla ilgilidir. Amerikalı yetkililerin açıklamalarına bakılırsa, Amerikan başkanları tarafından çıkarılan yaptırım kararları nihai anlaşmaya varılırsa bile tamamen kaldırılmayacak ve sadece askıya alınacaktır. Amerikan başkanları tarafından çıkarılan yaptırım kararlarının petrol ve banka yaptırımları gibi önemli yaptırımları kapsamadığını da hatırlatmak gerekir.

Neresinden bakılırsa bakılsın İran’ın P5+1 grubuyla sürdürdüğü görüşmelerden istediği sonucu çıkarması ve yaptırımlar baskısından kurtulması mümkün gözükmüyor. Çünkü ABD ve Avrupalı müttefikleri İran’ın nükleer programının barışçıl olduğunu çok iyi biliyorlar ve onların asıl sorunu İran’ın istiklali ve sulta sisteminden bağımsız bir siyaset izlemesidir. Bu kaygılarını gidermedikleri, kendi sistemlerine entegre etmedikleri sürece İran’ı rahat bırakmayacakları kesindir. Bugün nükleer programını bahane etmekte, yarın İran aleyhinde başka bir konuyu gündeme taşıyacaklardır. İran bu baskılar sonucu ya yenilgiye uğrayıp teslim olacak ya da direnişini sürdürerek rakiplerini kendi gücünü kabullenmeye zorlayacaktır. Bat emperyalizminin mahiyetini tanıyanlar açısından üçüncü bir ihtimal yoktur. Yani Batı sulta sisteminin ahlaka ve hukuka saygı göstermesini beklemek beyhudedir.

Peki Batı’nın niyeti açık seçik bir şekilde ortadayken İran böyle bir senaryonun sahnelenmesine niçin izin vermektedir? İran içerisinde de böyle bir oyuna geldiği için Hasan Ruhani hükümeti ağır eleştirilere maruz kalmaktadır. Hatta İnkılap Rehberi İmam Hamanei geçen bir yıl boyunca yapmış olduğu konuşmalarda ABD’nin uğursuz niyetlerine işaretle bu görüşmelerden ümitli olmadığını ifade etmiş ve aynı zamanda görüşme yapılmasına karşı olmadığını, ancak kırmızı çizgilerin aşılmasına izin verilmeyeceğini vurgulamıştır. Bu bir yerde nükleer problemi çözme vaadiyle seçimleri kazanan Hasan Ruhani’ye verilmiş bir kredidir denilebilir.

Hasan Ruhani ve ekibi ise İnkılabın ilkelerini korumakla birlikte ABD ile bir anlaşma sağlanabileceği iyimserliğini hala korumakta ve ABD’nin ise İran’ı İnkılabın ilkelerinden vazgeçirmediği sürece geri adım atmayacağını ciddiye almamakta veya buna inanmamaktadır. İnkılabın başından beri ülke güvenliği ile ilgili önemli görevlerde bulunan ve Batı emperyalizmini yakından tanıması beklenen Hasan Ruhani’nin önemli zaaflarından biri ABD’yi küresel köyün muhtarı olarak görmesi ve direnişten yorulmuş, inkılabın ilkelerinden uzaklaşmış bazı kişi ve çevrelerin etkisinde kalarak hareket etmesidir.

Ziya Türkyilmaz

Ekler